
Türkiye toplumcu bir ülke.
Her şeyin olduğu gibi bunun da avantaj ve dezavantajları var.
En büyük avantajının toplumsal dayanışma olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Bireyci birçok ülkede komşular arası yardımlaşma bir tarafa, aile içi destek bile çoğunluk tarafından benimsenmiş bir tutum değil.
Türkiye gibi toplumcu ülkelerde ihtiyacı olana destek olmak, zor durumdakine yardım etmek daha sık görülen şeyler.
Ancak yine her şeyde olduğu gibi bu konuda da bir denge gerekli.
Kantarın topuzu, toplumculuk kutbuna doğru fazla kaçarsa; mahalle baskısı, el âlem ne dercilik, başkası için yaşama gibi fenomenler baş gösterir.
Bu durum, olumsuz geri besleme döngüsü yaratır.
Bu döngüde:
1- Toplumsal baskıyı birey içselleştirir.
2- Kendi hayatını toplumsal baskıya göre şekillendirir.
3- Aynısını çevresine, özellikle de sözünün geçtiği ve gücünün yettiğine dayatır.
4- Dayatılan kişi, ucunda konfor gibi bir ödül varsa baskıya boyun eğer ve içselleştirir.
5- Döngü aynı şekilde devam eder…
Peki bu döngünün dördüncü maddesindeki konfor ne olabilir?
Kişinin hayatını kolaylaştıran herhangi bir şeyden söz edilebilir.
İş imkânı, idealize edilen birinin onayı ile duyulan manevi tatmin, uğruna emek harcanmamış maddi gelir, ev işi gibi kişisel sorumlulukları başkasının yapması ve daha birçok şey…
“Toplumun en küçük yapı taşı olan aile” klişesinde de görebileceğimiz gibi bu baskı çoğu zaman ailede başlar.
Özellikle aşırı ilgili ve korumacı ebeveynlerin kurduğu ailelerde çocuklar konfor alanında yetiştirilir.
Ebeveynler ve çocukları arasında gizli bir anlaşma imzalanır.
Bu anlaşmanın ebeveynler tarafından dayatılan, çocuklar tarafından da uyulan tek bir şartı vardır:
“Bizim istediğimiz gibi yaşar, hayatınızın yönünü bizim arzularımıza göre tayin ederseniz size sunduğumuz konfordan faydalanabilir ve zorluk yüzü görmezsiniz.”
Çoğu insanın reddedemeyeceği bir tekliftir.
Özellikle küçük yaşlarda -biraz da zorunluluktan- kabul edilir.
Sorgulanmadığı takdirde yetişkinlik hayatı boyunca da sürdürülür.
Ebeveynin istediği kıyafetleri giymekle başlar, onların istediği okullarda onların istediği bölümler okunur, sonra da onların istediği insanla evlenilir.
Burada tabii ki bitmez, evlenene kadar kişinin hayatını ebeveyni yönetmişse evliliğini de ebeveyni şekillendirir.
30’lu yaşlarına gelmek üzere olan iki yetişkin insanın yaşayacağı evin perdelerinin rengine bile ebeveynleri karar verir.
Ne zaman ve kaç tane çocuk yapacaklarına, hatta isimlerine bile eşlerin anne-babaları karışır.
Bu yolun sonu kimliksizleşmeye ve bir noktada pişmanlığa çıkar.
Çünkü hayatı boyunca kim olduğuna, ne istediğine, onu neyin mutlu edeceğine kafa yormak zorunda kalmamıştır.
Kendisi için seçilen yolda dış motivasyonla yürümüştür.
Ne zaman ki dış motivasyon etkisini kaybeder, artık eskisi kadar maddi veya manevi tatmin sağlamaz; o zaman sorgulama başlar.
Bu yolda uzun süre sorgulamadan yürüyen çoğu insan kimliksizleştiğinin farkında bile değildir.
Pişmanlığını da kabullenmek istemez, bastırır.
Tabii bastırılan her şey bir gün -farklı şekillerde de olsa- açığa çıkar.
Bu farklı şekillere boyun-sırt-omuz bölgelerinde ortaya çıkan psikosomatik ağrılar, sağlıksız yeme alışkanlıkları, anksiyete, depresyon, öfke patlamaları, hatta panik atak bile örnek verilebilir.
Evladını seven bir ebeveynin onu koruma ve ilgi gösterme içgüdüsü son derece sağlıklıdır, ancak bunun dozajı önemlidir.
Çocuğunun yapabileceği şeyleri onun yerine yapan bir ebeveyn; uzun vadede özgüvensiz ve beceriksiz bir insan yetiştirir.
Çünkü evladı hiçbir zaman gerçek hayatın zorluklarına maruz kalmamıştır, işini kolaylaştıran ebeveyni her zaman koruyucu melek gibi dibinde bitmiştir.
Zorluğun olmadığı yerde gelişimden söz edilemez.
Üstelik kendi sorumluluklarını üstlenmeyen birinin egosu da şişer.
Böyle biri evden dışarıya, farkında olmadığı bir ön kabulle çıkar.
Bu ön kabul, kişinin bilinçdışında şunları tekrar edip durur:
“Ben kendi bulaşığını yıkamak, odasını toplamak, çamaşırını yıkamak zorunda olan biri değilim. Bunları benim yerime başkası yapmak zorunda.”
Bu illüzyon, evden dışarıya çıkıp gündelik hayata karışınca darmadağın olur.
Aşırı ilgili ebeveyninin kendisi için yarattığı cennet bahçesinden gerçek dünyaya düşen kişi, huzursuzluk duyar.
En sık karşılaşılan refleks, cennet bahçesine geri dönmektir. Kolay olan budur.
Ancak bu yolun nereye çıktığına yukarıda zaten değinmiştik.
Doğru olan, kişinin kendi sorumluluklarını üstlenmesidir.
Tabii ki herkes sadece kendi işini yapmak zorunda değil, özellikle aynı hanede yaşayan aile üyeleri sorumluluk paylaşımı yapabilir.
Burada kritik olan şey, sorumluluk paylaşımının âdil olmasıdır.
Aşırı ilgili ve korumacı ebeveyn, doğası gereği fazla sorumluluk almaya meyillidir.
Kişi; ileride kimliksizleşmek, pişmanlık, öğrenilmiş beceriksizlik, düşük özgüvene rağmen şişkin ego gibi dertlerden muzdarip olmak istemiyorsa kişisel sorumluluklarını gönüllü bir şekilde üstlenmelidir.
Bunu yapan insan zamanla kendini tanır, neyi sevip neyi sevmediğini anlar, yeteneklerinin farkına varır, üstesinden geleceği zorluklar sayesinde yeni beceriler kazanır, kendi tercihlerini içsel bir motivasyonla kendisi yapar.
Bu yolun sonu yüksek ve gerçek bir özgüven sayesinde sağlıklı bir egonun hüküm sürdüğü, pişmanlığın olmadığı bir hayata çıkar.
Sorumluluklarınızı üstlenmekte zorlanıyor veya aşırı ilgili ebeveyninizle sınırlarınızı belirlemekte sorun yaşıyorsanız profesyonel destek alabilirsiniz.
Profesyonel bir ruh sağlığı uzmanı ile birey olma yolunda daha güçlü ilerleyebilir, kendi sorumluluklarınızı yerine getirmek için gerekli iç motivasyonu bulabilir ve ebeveynlerinizle aranıza sağlıklı sınırlar çizebilirsiniz.
Danışmanlık hakkında detaylı bilgi ve randevu almak için tugrulkatkak@gmail.com adresine e-posta gönderebilir veya aşağıdaki butona tıklayarak WhatsApp üzerinden iletişime geçebilirsiniz.